
Kadim topraklar, kadim zarafet…
Anadolu, binlerce yıldır yalnızca uygarlıkların değil; estetiğin, ifadenin ve kadın giyim kültürünün de kesişim noktası oldu.
Anadolu kadınının giyimi, tarih boyunca yalnızca örtünme ihtiyacını karşılamakla kalmadı; kimliğini, statüsünü ve ruh hâlini ifade eden bir araç oldu.
Friglerden Urartulara, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar her dönem, kadın giyiminde farklı desen, kumaş ve anlamlarla öne çıktı.
Tarihte kullanılan doğal boyalar ve kumaşlar, doğayla olan bağın bir göstergesiydi.
İpek, zarafetin ve soyluluğun sembolüydü.
Pamuklu ve keten kumaşlar, gündelik yaşamın konforunu yansıtırdı.
Her motif, her desen bir hikâye anlatırdı: Bereket, koruyuculuk, annelik, güç…
ve 13. yüzyıllarda Selçuklu kadını, geometrik desenlerle işlenmiş kumaşlar giyerdi.
Renk uyumu, sembol kullanımı ve sade ama ihtişamlı kesimler dikkat çekerdi.
Osmanlı saray kadınlarının giyiminde işlemeler, satenler, kadifeler ön plandaydı.
Ama halk kadını da kendine özgü bir estetik taşırdı: Üçetekler, feraceler, kuşaklarla tamamlanan zarif kombinler…
Motiflerde ise “eli belinde”, “koçboynuzu”, “hayat ağacı” gibi kadını temsil eden semboller yaygındı.
Anadolu’da kıyafetler sadece bedeni değil, ruh hâlini, inancı, kadının iç dünyasını da temsil ederdi.
Kumaşın dokusu, desenin enerjisi, renklerin uyumu... Hepsi bir bütünün parçasıydı.
Bu yüzden kadın giyimi bir süs değil, bir kimlik beyanıydı.
Mon Féerie, bu gelenekten ilham alıyor.
Her ürün, geçmişin izini taşıyan detaylarla; bugünün konfor ve şıklık anlayışıyla buluşuyor.
Giyilen her gecelikte, sadece bir kumaş değil; bir miras, bir duygu, bir hatırlayış yer alıyor.